Bir Filtre Kahve ve Anlık Kaosun Dansı
İstanbul sabahlarının o puslu griliği, benim için bir tür bilinçaltı perdesi gibi. Ekrandaki açık bırakılmış paletler, henüz şekil bulamamış bir kaosun görsel karşılığı. Tam da böyle bir sabah gelmişti; ne yeni bir projeye odaklanacaktım, ne de kafamı tamamen boşaltmaya. Kahvemi yavaşça kavurmuş çekirdeklerin o tanıdık, topraksı kokusu havada asılıydı. Filtre kağıdı yırtılırken çıkan o ince ses bile, günün gerilimini taşıyordu sanki.
Son birkaç haftadır hep "kontrol" kelimesine takılı kalmıştım. Tasarımda, hayatta her şeyin bir sonraki aşamasıyla kusursuz bir mantık zinciri içinde ilerlemesi gerektiğini düşünüyordum. Her kararın, bundan önceki her şeyin mantıksal bir sonucu olması gerekiyordu. Bu mükemmeliyetçi tutku, beni bazen oysa en çok yavaşlatan şey haline geliyordu. Bitmemiş bir deneme sürümü gibiydi üzerimde bu ağırlık.
O gün, bilgisayarıma rastgele bir deneme sürümünü açmıştım. Amacım net değildi; sadece kahvemi içerken zihnimin gökyüzündeki bulutları gibi dağılmasına izin vermekti. Ekranın karşısında oturup, hiçbir şeye zorlamadan sadece var olmaya karar verdim. Bu teslimiyet hali, bir nevi dijital göçebeliğin ulaşmaya çalıştığı o dinginlikti belki de.
Kodlanmamış Anlar
O sırada, bir önceki gece aceleyle bitirmeye çalıştığım ve içime kapanmış çok sayıda deneme fotoğrafı vardı. Hepsi birer "yanlış" veya "eksik" olarak etiketlenmişti benim için. Bunları ya tamamen çöpe atmalıydım ya da bir sonraki büyük vizyona bunları taşımalıydım. İkisi de, o anki baskı altında alınmış kararların duygusal yansımasıydı.
Ancak kahvemin soğumasıyla birlikte, bu yaklaşımların ne kadar da katı olduğunu fark ettim. Birkaç kağıt parçası gibi duruyordu teknolojiye bağlı kalarak üretmeye zorladığım o zihinsel süreçler. Sanki doğanın kendi ritmini taklit etmeye çalışıyorum ama oysa doğa, bizden çok daha affedici bir sadelikte var oluyor.
Filtre kahvenin damlama sesi bazen enstrümanım oldu bu sefer. Sadece izledim o damlaların, birikmiş tüm gerilimi alıp alçaktan yere bırakışını. Ne bu damla önemli bir sonucu vardı, ne de her biri mükemmeldi. Biri diğerine kusursuzca bağımlı değildi, kendi küçük zaman çizelgesinde yolunu buluyordu.
Akışınıza Güvenmek
İşte ders bu, sanırım. Süreçteki her parçanın anında bir amaca hizmet etmesine gerek yok. Bazen üretkenlik, o mükemmel kararı vermek değil; aksine, karar vermeyi durdurup, sadece gözlemci olabilmekte yatıyor. Rastgele olanın bile, eğer ona nefes alacak bir alan tanırsanız, kendi içsel ritmini bulabileceğini fark etmek.
O günkü tasarımlarımı değiştirmedim, çöpe atmadım bile. Onlara bir sonraki sabah baktığımda farklı bir gözle yaklaştım. Sanki o an, sadece bilgiyi değil, benim de aceleciliğimi bir tür "olgunlaştırma" sürecine sokmuştu. Kontrolü bıraktığımda, aslında kontrol etmeme izin vermiş oldum. Ve bu, en güçlü dirençten bile daha tatmin edici bir huzur veriyor. Şimdi o soğumuş kahve gibi, acele etmeden, sadece varoluşun tadını çıkarıyorum.